Mutlu Olmak İsteyen Adam

Arka Kapak

İnandıklarımız Gerçekliğimiz Olabilir

Bir düşünün…

Bali’de tatildesiniz. Eve dönmeden önce bir şifacıya görünüyorsunuz. Aslında bir şikâyetiniz yok. Sadece onun ününü duymuş olduğunuz için görüşmek istiyorsunuz.

Şifacının teşhisi kesin: Sağlığınız gayet yerinde ama… mutlu değilsiniz.
Sonsuz bir bilgeliğin taşıyıcısı olan bu yaşlı adam sizi sizden daha iyi biliyor gibi gözükmekte. Yaşamınıza tuttuğu çok özel ışık, sizi olabilecek en büyüleyici maceraya sürükleyecek: Kendini keşfetmek! Size yaşattığı deneyimler yaşamınızı altüst edecek ve düşlerinizdeki yaşamın anahtarını size sunacak.

Dünya çapında insanların dilinden düşmeyen Mutlu Olmak İsteyen Adam, gerçekten mutlu olmaktan bizi alıkoyan şeylerden kurtulmayı öğrendiğimiz an, elde edebileceğimiz yeni imkânlar dünyasıyla bizi tanıştırıyor.

“Kulaktan kulağa yayılarak büyük bir başarı kazanan, insanların hayata bakış açılarını değiştiren eşsiz bir roman.”
Psychologies Magazine

Kitap Özeti

Mutlu Olmak İsteyen Adam Laurent Gounelle

En nefret ettiğim kitapların başında kişisel gelişim kitapları gelir fakat nedense okumadan duramadığım kitapların da başına onlar geliyor. Belki bir şeyler öğrenebilirim hissi ile okumak hoşuma gidiyor fakat asıl neden Doğan Cüceloğlu’nun Savaşçı’ı gibi bir kitap çıkar mı umudu.

Laurent Gounelle’nin yazdığı Mutlu Olmak İsteyen Adam kitabı da bir kişisel gelişim kitabı ve mutluluğa giden yolda sizi aydınlatmayı amaçlıyor ve bunun içinde bir adamın hikayesini kullanıyor. Yani Savaşçı kitabına benzer ama o kalite de değil.

Uzakdoğu’ya Bali’ye tatile giden bir adam hayatında her şeyi yolunda gitmesine rağmen ününü duyduğu bir şifacıya gider. Şifacı ona mutlu olmadığını söyler ve söyledikleri ile adamı kendine inandırır. Bir anda her şeye bakış açısı değişen adam hayatında mutlu olmasını engelleyen herzeyi ortadan kaldırmaya ve böylece mutluluğa ulaşmaya çabalar.

Mutlu Olmak İsteyen Adam okurlarına mutluluğun yolunu mutluluğa engelleri kaldırarak gidilebileceğini gösteren bir kitap. Dünya çapında çok satanlar listesinde yer alan kitabın ilgi çeken bir tarafı olduğu kesin.

Kendi Everestinize Tırmanın

Arka Kapak

Everest dağına tırmanan ilk Türk ve müslüman dağcı, Akut Başkanı Nasuh Mahrukiden bir kişisel gelişim başyapıtı!

Yaşamımız her gün yaptığımız binlerce seçimden oluşuyor. Her seçim bir kapı açar ya da kapatır. Şimdi elinize bu kitabı aldınız ve alayım mı, almayayım mı diye düşünüyorsunuz. Karar verme durumundasınız. Sıkıcı bir kitap olabilir; boşuna para ve zaman harcamış olursunuz. Ama belki de yaşamınızı zenginleştiren önemli bir kaynağa sahip olursunuz.
Bu kitabı okuyarak ruhunuza özen göstermiş olacağınızı biliyorum.

Hiç dağa tırmanmadım, dağa tırmanmakla hiç ilgilenmedim, şimdiden sonra ilgileneceğimi de sanmıyorum. Nasıl oluyor da dağa tırmanmayı büyük bir başarı olarak gören birinin yazdığı kitaptan bu kadar etkileniyorum? Üniversite öğrencilerinin, öğretmenlerin, yöneticilerin ve anababaların okumasını niçin istiyorum? Bu kitabı okumak benim için ruhsal bir yolculuk oldu. Yaşanmamış yaşamlar dünyasındayız. Ya sen hayatı yaşarsın ya da hayat seni yaşar. İnsanların çoğu bunun farkında değil. Yanı konu benim dağa tırmanmam değil, konu yaşamımın hakkını vererek yaşamam. Ve bu dünyada büyük bir çoğunluğumuz yaşamadan ölüyoruz. Kitap yaşarken yaptığımız seçimlerle ilgili. Yaşadığımız yaşamı seçiyoruz; hepsi bu. İnsan kendi yaşamını yaşamayı nasıl seçer? Olabileceğinin en iyisi olma yolunu nasıl seçer? İlk adım farkına varmaktır, ilk adımı atmak isteyenler için bu kitap önemli bir kaynak. Bu kitapta, olabileceğinin en iyisi olmak isteyenlere gerçekçi altmış dört öğüt var. Unutmamak gerekir ki bu, kırk iki yaşında ve bugüne dek çok az insanın başarabileceği birçok şeyi başarmış bir insan tarafından kaleme alınmış bir kitap. Umarım bu kitabı okurken benim kadar haz alırsınız.

Doğan Cüceloğlunın önsözünden.

Kitap Özeti

Kendi Everestinize Tırmanın Nasuh Mahruki

Akut’un kurucusu olan Nasuh Mahruki’nin yazmış olduğu bir eser. Kitapta Nasuh Mahruki dağlara tırmanarak ulaştığı hedefler ve başarıları insanlar üzerinde doğru seçim ve kararları yapmaları için ilginç bir mizahla ve merak uyandırıcı anlatımı ile okuyucuya yansıtmayı planlamıştır. Yaptığımız seçimleri doğru veya yanlışlarını göz etmeksizin bardağın dolu tarafından bakarak yanlış yapsak bile bu hatadan ders çıkarmamız üzerine yazılmış bir kitaptır. Kişisel gelişim kitabı olarak nitelendirilse de daha farklı şeyler anlatılıyor. Kitabı okumaya ilk başladığınız andan itibaren başka bir dünyaya giriş yaptığınızın farkında oluyorsunuz. Ve bundan sonra ki hayatınızı çok fazla değiştirebilecek öğüt ve tavsiyelerle dünyaya artık başka bir gözle bakmaya başlıyorsunuz. Artık yaşadığınız yaşamın hakkını vermeye başladığınızı hissedebiliyor ve kitabı okuduktan sonra büyük bir tecrübe kazandığınızı hissedebiliyorsunuz. Varabileceğiniz en büyük hedefi seçmenizde, yaptığınız hataların aslında basit birer yanlış olduğunu, doğru yolu bulabilmeyi, ve hızlı kararlar vererek başarıya ulaşabileceğinizi öğrenebilirsiniz. Aslında başarının yolunu anlatmanın dışında insana toplum içinde saygın bir insan olmayı ve çevredekilere değer vermeyi güden bu eser bir insanın hayatı boyunca aklında bulundurabilecek çeşitli dersler veriyor. 64 basamakta insana başarılı,saygılı ve doğru kararları verebileceğini öğreten bu kitap bunların yanı sıra Nasuh Mahruki’nin çeşitli dağ tırmanışlarında yaşadığı zorlukları insana ders niteliğinde mizahlanmıştır. Aslında kitabı ilk okuduğunuz andan itibaren dağa tırmanmakla benim doğru kararları vermem ve başarıya ulaşmamın ne alakası var diye düşünebilirsiniz fakat sayfalar ilerledikçe okuduğunuz her sayfada ne verilmek istendiğini çok açık anlayabilirsiniz. Sorumluluktan kaçmamayı aslında biraz çaba ve üzerinizde ki görevleri yerine getirerek neler başarabileceğinizi öğrenebilir belki de bundan sonra ki hayatınızda mutlu yaşam ve özgürlüğünüzü bu kitap sayesinde dizginleyebilirsiniz. Her defasında kolaya kaçmayarak birazda zorluğu tatmak ve bilinçli olarak başarıya ulaşabilir hayatınızın seçimlerini çok rahatça gerçekleştirebilirsiniz. Öz güveninizi tekrardan kazanabilir bilinçli bir insan olabilir ve nihayetinde kendi Everest’inize tırmanabilirsiniz. Kendinizi değerli hissedebilir toplum arasında kendinize rahatça bir yer bulabilir ve en ufak sorunda yarıda bırakmak zorunda kalmaz sonuna kadar gidebilir ve sonuç olarak da başarıya ulaşabilirsiniz. Kim olduğunuzu, hayatta ne yaptığınızı ve boş düşüncelerden kurtulup hayal dünyanızı gerçekleştirebilirsiniz. 8000 metre olan Everest Dağı bir dağcı için en büyük hedef olsa da insan içinde her zaman en büyük hedef istediği bir şeyin bir üstüdür. Bu kitapta her zaman insanın en üst çıtayı hedeflemeyi öğretmiş ve akıcı bir anlatımla okuyucuya çok fazla şeyler katmıştır. Paylaşmanın da büyük bir erdem olduğu anlatılan kitapta hayatın bütün tecrübeleri bir arada toplanmış ve basamaklar halinde insana ders verilecek şekilde anlatılmıştır. Kendi yolunuzu kendinizin çizebileceğini, iplerin aslında hep sizin elinizde olduğunu,seçimlerin aslında zor görünse de kolay birer seçenek olduğunu ve en önemlisi de insana kendi özgüvenini yeniden aşılayabilirsiniz. Hayatı dışarıdan izleyen bir taraftar yerine artık oyuna girmeye hazır olan bir futbolcu olun ve artık yaşamınızı doya doya yaşamak için ilk adımı kendiniz atın. Daha sonra aslında her şeyin birer domino taşı gibi teker teker nasıl rahatça çözüldüğünü anlayacaksınız. Artık kendinizi tanıyın ve neler yapabileceğinizi hayal edin çünkü artık tüm ipler sizin elinizde hayatınızı doya doya yaşayın, korkak bir tavuk gibi köşeye çekilerek elinizden kaymasına izin vermeyin. Size zaman kaybı olan alışkanlıklarınızdan vazgeçin daha yararlı hobiler elde edin ve artık korkularınızı yenin çünkü artık tüm her şey sizin elinizde.

Angut

Arka Kapak

İyi şeyler yürekle algılanır. Yürek, öncelikle korunmalıdır. Çünkü; her şey ondan kaynaklanır ve gözler açılır. Eğer açabilirsek “Ruh veya yürek, ilke ve kalıplara,programlara karşılık vermez. O, şekil değil tutku arar. Yüreği uyandıran; sanat, şiir, güzellik, gizem ve coşkudur. Ruhun dili budur. Akılları meşgul etmekle olmaz, ruhun ele geçirilmesi lâzım”

Kitap Özeti

Angut Osman Pamukoğlu

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en sevilen komutanlarından biri olan ve emekli olduktan sonra gerek Güneydoğudaki terör sorunu gerekse kişisel gelişim üzerine yazdığı kitapları ile tanınan Osman Pamukoğlu Angut kitabı ile yine çok farklı bir esere imza atıyor.

Hayata dair doğru ve farklı tespitleri ile tanınan ve halen birçok kişisel gelişim konferansları veren yazar Angut kitabında yine yakın çevremizde olup bitenleri bizim hayatımıza dair yorumluyor ve yol gösteriyor.

Sadece 96 sayfadan oluşan bu kitap aslında anlattıkları ile kalın bir kitabı dolduracak kadar bilgiye sahip ve başlaması ile bitirilmesi bir olan fakat defalarca okunabilecek tarzda bir içeriğe sahip.

Yaş On Yedi

Arka Kapak

“Yaş On Yedi pembe ve bomboş romantik hayalleri değil, orta sınıftan gelen gençliğin gerçek durumunu ele alıyor. Bu kitabın hem aile hem de okul yaşamındaki sorunları gerçeklikle, ama umutsuzluğa kapılmadan, sağlıklı bir yaklaşımla veren, aslında ağırbaşlı olmakla birlikte gülmece öğelerini de önemseyen, gerek edebi, gerek eğitici değeri yüksek, tüm gençlerin ilgisini uyandırabilecek bir roman olduğuna inanıyorum.”
Prof. Mîna Urgan

Kitap Özeti

Yaş On Yedi İpek Ongun

Daha çok çocuklara yönelik kitaplardan tanıdığımız İpek Ongun bu kez gençlere yönelik mükemmel bir roman ile karşımıza çıkıyor.
Yaş On Yedi kitabında genç bir kız olan Bahar’ın hayatta ayakta durma hikayesi anlatılıyor.

Bahar genç yaşta annesini kaybeder. Fakat onun içine en fazla acıtan annesinin tabutunu karşısında görmektir. Tabutun yanında duran babası Bahar’ın daha önce hiç görmediği kadar bitik haldedir. Tabut Bahar’ın gözlerinin önünde önce morga, daha sonra da defin işlemleri yapılmak için taşınır. Bu görüntü genç kızın zihninde derin bir yara oluşturur.

Ev başsağlığı dilemek için gelen insanlar ve akrabalar ile doludur. Bahar’ın hiç sevmediği şişman halası, çocukken harçlık almak için sıraya girdiği ve ondan başka herkese harçlığını oyalı mendil içinde verirken ona oyalı mendil olmadan verdiği için hiç sevmediği babaannesi de oradadırlar.

Cenaze, başsağlığı derken Bahar izinli olduğu okuluna geri döner. Onun en büyük yardımcısı ise çocukluk arkadaşı olan yakın dostu Sevgi’dir. Okulda iken zorlanan Bahar’ın yardımına her zaman Sevgi yetişmiştir. Bahar gerek kardeşi Hakan için gerekse arkadaşı için hayata daha sıkı tutunmaya karar verir. O artık genç yaşta yetişkin biridir.

Deli Kurt

KİTABIN TANITIMI:
«Deli Kurt», Osmanlı tarihinde Yıldırım Bayazıd’dan sonra «Şehzadeler Kavgası» diye anılan devrin tarihî bir romanıdır. Bir bakıma göre de «Bozkurtlar»da başlayan Orta Asya’daki hayat kavgasının yeni vatan Anadolu’da devamıdır. Şehzadeler arasında süren ve tafsilâtı henüz yeterince aydınlanmamış bulunan çarpışmada Yıldırım’ın oğulları hayat ve taht mücadelesinin hem kahramanca, hem şairane, hem de sefîhane bir örneğini vermişler ve birbiri ardınca hayata veda ederek meydanı içlerinden birisine bırakmışlardır. Bunlar arasında en talihsizi ve hayatı en az bilineni İsa Çelebi’dir. Deli Kurt, İsa Çelebi’nin meçhul bir oğlunun dramıdır. Bu dram daha sonraki asırlarda daha büyük bir şiddetle sürüp gidecek ve yüzlerce şehzadenin hayatına mal olacaktır. Romanda görülen parlak bakışlı, gözlerine bakılamayan kız, hayalî bir tip değildir. Zamanımızda Muğla köylerinden birinde böyle bir kız yaşamıştır ve belki de hâlâ yaşamaktadır. Roman yazarı, bu parlak ve büyülü bakışları beş yüz yıl öncesine götürmekle esere çeşni vermekten başka bir şey yapmamıştır.

KİTABIN ÖZETİ:
Satı Kadın; Çakır’ın süt anası olan ve onun tarafından sahici bir ana kadar sevilen Türkmen kadınıdır. Büyük oğlu Niğbolu savaşında, kocası da Ankara Savaşında şehit olur. Küçük oğlu Evren’le yalnız kalmıştır. Sipahi olan süt oğlu Çakır’ı çok sever.
Bala Hatun; Yıldırım Bayazıd’ın oğullarından İsa Beğ’in haremidir. Türk’ün Türk’ü kırdığı o korkunç Ankara Savaşından sonra Yıldırım Bayazıd tutsak düşüp kendi canına kıyınca, oğulları beğlik davasına kalkarlar, birbirlerine karşı gelirler. İsa Beğ’i düşündüren bir şey vardır. Büyük bir aşkla sevdiği Bala Hatun üç dört ay sonra dünyaya bir çocuk getirecektir. Bu çocuk erkek olur ve kendisi de davayı kaybederse kardeşleri bu çocuğu sağ bırakmazlar. Bala Hatun’u Çakır’a emanet eder.

Çakır; Karasılı bir sipahidir. Küçük bir tımarı vardır. Tımarın geliri kendisinden başka iki cebeli’nin de savaşa hazır bulundurulmasını sağlayacak kadardır. Anası kendisini doğururken öldüğü için onu Satı Kadın emzirmiştir. Çakır’ı öz oğlu gibi bağrına basmış, Çakır da onu öz ana gibi sevip saymıştır. On beş, on altı yaşlarında iken başından geçen bir olay, daha doğrusu atlattığı bir tehlike onu İsa Beğ’le tanıştırmıştır. O günden sonra İsa Beğ’in gözü pek, güvenilir adamı olur.
Çakır, Bala Hatun’u süt anası olan Satı Kadın’a götürür. Bu yolculuk sıkıntılı ve endişeli geçer. Bala Hatun’u Satı Kadın’a emanet eder.

On Yıl sonra Mehmed Beğ, Osmanlı ülkesine beğ olur, öteki kardeşler bu dünyadan el etek çekerler. Artık memlekette iç kavgası kalmaz, düzen kurulur, Çakır da Osmanlı Padişahı Mehmed Beğ’in sipahileri arasına girer.
Çakır on yıl sonra Bala Hatun’u ve Satı Kadın’ı görmek için tımarını bırakıp Satı Kadın’ın köyüne gider. Satı Kadın’dan Bala Hatun’un öldüğünü ve çocuğunun ismini Murad koyduğunu öğrenir. Murad ve Satı Kadın’ın küçük oğlu Evren büyürler. Murad’a köylüler Deli Kurt lakabını koyarlar. Murad’a ‘Deli Kurt’ denilmesinin sebebi at sevgisindeki aşırılığıdır. Ata bindi mi deliye döner, tehlikeli sürüşler yapar. Dörtnala giderken yerden çomak kapmasını bütün Türkmen çocuklarından iyi başarır. Hiçbir şeyden korkmaz. Tek başına olduğu zaman bile on kişiye saldırmaktan çekinmez.

Çakır, Deli Kurt ve Evren’e okçuluk, kılıç kullanma dersleri verir ve onları cebeli asker olarak yetiştirir. Çakır Deli Kurt’un herhangi bir tesadüfle bir Osmanlı şehzadesi olduğunu öğrenmesinden korkar. Daha kötü olarak da başkalarının, onun şehzade olduğunu bilmelerinden çekinir.
Aradan altı yıl geçer ve Çakır, yeni iki cebeli olarak Evren’le Murad’ı alır ve ilk savaşlarına çıkarlar. Torlak Kemal ile yapılan savaşta, Torlak Kemal’i Deli Kurt kahramanca savaşarak öldürür, görenler Padişaha bildirirler ve Deli Kurt Padişahla tanışır. Padişah kahramanlığından dolayı Deli Kurt’a cebelisi olmayan küçük bir tımar verir. Sipahi olduktan biraz sonra evlenir, hocasının kızı Meleği alarak kendi tımarının bulunduğu köye yerleşir.
Aradan on yıl geçer, Çakır Deli Kurt ve Evren bahçelerinde otururken Satı Kadının yanına gitme kararı alırlar. Satı kadın üç kafadara Gökçen Kızın hikayesini anlatır. Yürük Kızı Gökçen’den Deli Kurt çok etkilenir ve esrarengiz Gökçen Kıza sevdalanır. Yassı tepeye gelen, kaval çalan gökçen kızı görür ve aşkını ilan eder. Oba Beğ’inin oğlu da Gökçen’e gönül verir.

Sefer vardır, ulak haber verir. Karaman ülkesine yürürler. Savaş sırasında Karamanlı köylülerden bir kısmı Deli Kurt’un yanına gelir yardım isterler. Köye sığınan yaralı bir karamanlı askeri, bir yeniçeri öldürmek üzeredir. Deli Kurt yeniçeriye yaralıyı bırakmasını söyler, tartışırlar ve vuruşurlar. Yeniçeri ölmüş, Deli Kurt ağır yaralanmıştır. Karamanlı köylüler Deli Kurt’a bakarak yaralarını iyileştirirler. Hayatını kurtardığı Karamanlı asker Balaban’la arkadaş olur ve onun obası olan şeytan dağına varsak obasına giderler. Balabanın hayatını kurtardığından çok iyi karşılanır. Varsak obası Gökçen kızın geldiği yerdir ve anası burada yaşar. Deli Kurt Gökçen Kız’ın başından geçenleri obanın en yaşlı kadınından öğrenir. Gökçen Kızı ve anasını tanımaya çalışır. Varsak obasında esrarengiz Gökçen kızın anası Esen Börü ile tanışır. Deli Kurt iyice iyileştikten ve Gökçen Kızın anasıyla görüştükten sonra Varsak obasından ayrılarak sevdalısı Gökçen Kızın yanına gider. Gökçen Kız Satı Kadının obasında yaşar.
Satı Kadının obasına gidince Gökçen Kıza gönül vermiş oba beğinin oğlu ile vuruşmak zorunda kalır. Dövüşte ikisi de yaralanır ama beğ oğlu daha ağırdır. Gökçen Kız anasından gelen em ile Deli Kurt’un yaralarını iyileştirir. İyileşinceye kadar Yassı Tepede Gökçen Kızın yanında kalır.

İlkbahar gelirken yeni bir sefer buyruğu gelir. Sırplar ve Macarlarla çok çetin savaş olur. Deli Kurt en önde savaşır. Macarlar tarafından çevrilip esir alınır. Deli Kurt’un üç yılı sonsuz bir hüzün içinde tutsak olarak geçer. Macarlarda bir savaş hazırlığı vardır ve bundan istifade edip kaçma planı yapar. Biraz macarca öğrenmiştir. Macarlardan kaçışı zor ve uzun olur.
Deli Kurt, tımarına vardığında Karası Sancağı tımarlılarının hep birden, savaş için Tuna boyunda olduğunu öğrenince onlara katılmak için elini çabuk tutar. Köyünde ancak bir hafta kalır. Tımarının işlerini düzene koyup akçasını alır. Gökçeni görmeğe gider ama Gökçen Varsak’a gitmiştir. Deli Kurt Gökçen’i göremeden sancağına katılır. Macarlarla İzledi Geçidi’nde savaş çetin olur. Macarlar yenilmiştir savaş sonunda Çakır, Evren şehit olurlar. Yaralanmıştır tımarına gitmesi için izin verilir.

Hatunu Melek, gebedir. Bu sefer onu arık ve solgun bulur. Deli Kurt, çoluk çocuğunu da obaya götürüp yazı Satı Ana’nın yanında geçirmeye karar verir. Zaten Çakır’ın ve Evren’in şehit düşmeleri dolayısıyla koca anaya baş sağlığında bulunmak ister. Ailecek Satı Kadın’ın obasına giderler. Satı Kadın’a şehit haberini verir. Satı Ana üzülür artık dünyada bir tek oğlu kalmıştır oda Deli Kurt’tur. Satı Ana, Melek Hatun’a çok iyi bakar. Doğurmak üzere bulunan bir kadına nasıl bakılacağını iyi bilir. Türkmenlerin binlerce yıllık tecrübelerine dayanarak ‘Gürbüz bir oğlan doğuracak’ der.

Deli Kurt Çakır’ın eşyalarına bakarken kemerinde saklı mektuplar görür. İsa imzalı anasına yazılmış mektupları okuyunca babasının İsa Beğ olduğunu öğrenir. Oğlunun ismini İsa koyar.
Savaş hazırlıkları vardır, Deli Kurt Gökçen’in yanına gider vedalaşırlar. Murad Beğ’in komutasındaki Osmanlılar bütün güçleriyle Varna Meydan savaşında Macarlarla savaşır. Savaşta Murad Beği Deli Kurt korur, beraber kılıç sallayarak savaş kazanılır. Murad Beğ kahramanlıklarından dolayı Deli Kurt’a alay beğliği verir.
Savaş sonunda Deli Kurt obaya döner. Acı haberi alır, bir gece sel olur. Satı Kadını, Melek Hatunu, kızlarını, bebeği İsa’yı, Gökçen Kızı hepsini selde kaybetmiştir. Deli Kurt, köyünü terk eder. Yalnız köyü değil her şeyi bırakır. Çöker, biter, mahvolur. Tımarını, alay beğliğini, evini bırakarak bilmediği bir yere gider. Bu meçhul Osmanlı şehzadesi, kendisinden önce gelen ve gelecek olan sayısız Osmanlı şehzadesine tarihin mukadderatının çizdiği büyük ıstırap içinde, bütün gözlerden silinerek kaybolur.

Drina Köprüsü

KİTABIN TANITIMI:
Drina Köprüsü, şüphe yok ki, geçtiğimiz yüzyılın en büyük romanlarından biri. 1961′de İvo Andriç’e layık görülen Nobel Ödülü, edebiyat dünyasında, özel olarak bu kitaba verilmiş gibi kabul edildi; kitap o yıllarda Türkiye’de de büyük ilgi gördü. Drina Köprüsü, hiç eskimeyecek değerinin ötesinde, kırk-elli yıl sonra 1990′ların Yugoslavyası’nda yeniden güncellik kazandı. Acı bir vesileyle: ülkedeki çok milletli, dinli, çok kültürlü hayatı tahrip eden iç savaşlar silsiseyle… Bu eseri savaşın hemen bütün tarafları bir şekilde sahiplendiler. Kimileri de, Sırpların, Hırvatların, Müslümanların birarada olamazlığının belgesi gibi ‘okuttular’ bu romanı.

Drina Köprüsü, eski Bosna’nın, orada yaşayan herkesin paydaş olduğu hayatınadair, bu hayatın milliyetçilikler çağında nasıl değiştiğine dair bir roman. Belki de bir romans demek lazım – bir millete, cemaate değil de bir ülkeye, bir vatana adanmış bir aşk romanı. Diğer eserlerini de yayıma hazırladığımız Ivo Andriç’in bu başyapıtı, Osmanlı’da farklı toplulukların nasıl birarada yaşadığını geniş bir görüşle ve incelikle tasvir ediyor. Anlatılan ne müthiş bir uyum hikayesi, ne de mutlak bir zulüm hikayesi. Kimliklerin, dinlerin, devletlerin ve de her şeyin ötesinde, içinde insanların olduğu, karmamış, zengin bir hayat tablosu. Zaten Drina Köprüsü’nü büyük roman yapan da bu: Osmanlı, Bosna, Sırplar, Müslümanlar vs. meselelerini okura tamamen unutturabilen bir büyük roman.

KİTABIN ÖZETİ:
Drina, sarp dağlar arasında akan bir ırmaktır Drina’nın sağ tarafında Vişegrad kasabası bulunmaktadır. Sol kıyısında ise bir başka mahalle vardır. Kasaba ve mahalleyi birbirine bağlayan çok güzel bir köprü vardır: Drina köprüsü Köprü, Bosna’yı Sırbistan’a, Osmanlı İmparatorluğuna, hatta İstanbul’a bağlayan biricik bağdır Köprünün sol tarafında yaşayan Hıristiyanlarla sağ tarafında yaşayan Müslümanlar iç içe yaşamaktadır.
Köprü yapılmadan önceki devirlerde, köprünün hayalini ilk kez, buradan 1516′da İstanbul’a götürülen bir oğlan çocuğu kurmuştur. Bu çocuk, Osmanlı’nın ünlü sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa’dır. Drina yakınlarında bir köyde Hristiyan bir aileye mensup olan Sokullu Mehmet Paşa on yaşlarında devşirme olarak Osmanlı sarayına, götürülmüş, kısa sürede yükselmiş, Osmanlı İmparatorluğunun genişlemesinde çok büyük katkıları olmuştur.

Sokullu Mehmet Paşa, hâlinden çok memnun olmakla birlikte bazen asıl memleketini ve Drina’yı hatırlamakta, içinde buruk bir acı hissetmektedir. Bu acıyı dindirmek için, Drina’ya çok mükemmel bir köprü inşa ettirmeye karar verir.
Sokulu Mehmet Paşa’nın karar verdiği yılın ilkbaharında inşaat başlar. Kasabaya çok kalabalık bir kafile gelir Köprünün mimari Abid Ağa’dır. Geldiği ilk gün halkı, acımasızlığıyla korkutur. Sonbahara kadar inşaat devam eder, köprünün birinci kısmı sona erer Abid Ağa, baharda geri döneceğini, döndüğünde köprüyle ilgili en ufak bir zarar olursa halkın tamamını cezalandıracağını söyler.
İlkbaharda yanında Dalmaçyalı taşçılarla yeniden gelir. İşçilerin çokluğu kasabayı huzursuz etmekte; fakat kasabalı korkudan ses çıkaramamaktadır. Abid Ağa, halktan pek çok kişiyi köprüde karşılıksız çalışmaya zorlamaktadır. Köylüler isyan etmeye başlar, köylülerden Radisav adında biri halkı galeyana getirmektedir. Gece, geç saatlerde hıncından köprüye zarar verir. Radisav yakalanır Radisav’in önce tüm vücuduna kızgın zincirler vurulur, halkın önünde kazığa geçirilir. Bu olay, Abid Ağa’nın katı yürekliliğini ve korkunçluğunu köylüye daha iyi gösterir. Gece olunca işkenceden ölen adamı yakınları gizli bir şekilde Drina’nın yakınlarında bir mezara gömerler. Aralık ayındaki sert kışla işkenceler ve inşaata tekrar ara verilir ve Abid Ağa kafilesiyle köyden ayrılır.
İlkbaharda inşaat için gelen Abid Ağa değildir. Abid Ağa’nın köyde yaptığı eziyetler sadrazamın kulağına gitmiş, sadrazam Abid Ağa’yı sürgüne göndermiştir. Abid Ağa’nın yerine gelen Arif Bey, yine bir kafileyle gelir. Arif Bey, son hızla köprünün yapımı için uğraşırken herkese hakkını ödemektedir.

Yıllar geçmekte, köprü ve yanında yapılan han çok yavaş ilerlemektedir. Kasabadakiler yavaş yavaş köprüden ümitlerini kesmişlerdir. Bu arada kasabalının hemşehri olarak gördüğü Sadrazam Mehmet Paşa öldürülmüştür. Bir cuma maiyetiyle birlikte camiye giderken meczup bir derviş sadaka istemek için sadrazama elini uzatır, Sadrazam para verilmesi için emir verip arkasına döndüğünde derviş bir kasap bıçağı ile sadrazamı öldürür. Kasaba bu olayı duyduğunda çok üzülür Drina üzerindeki muhteşem köprü ve han onun eseri olarak sonsuza dek yaşayacaktır.
Köprü yapıldığından bu yana, bir yüzyıl geçmiştir XVII yüzyılın sonlarında kasabada değişiklikler olmaya başlar Türk orduları Macaristan’dan çekilmektedir. Bosna’da sadece bu olay konuşulmaktadır. Askerlerin çekilmesiyle buralardaki vakıf malları imparatorluğun sınırları dışında kalır. Han ve köprüdeki hizmetkarların parası ödenmemekte, bu binalar gittikçe bakımsızlaşmaktadır. Hanı, Davut Hoca idare etmekte, yardım için başvurduğu her yerden eli boş dönmektedir

Han, gittikçe bakımsızlaşmakta, ziyaretçileri her geçen gün azalmaktadır. Bu yüzyılda, Drina için önemli olaylardan biri de, kasabayı birkaç yıl gerisine sürükleyen sel felaketidir.
Sırbistan’daki ayaklanmalar Bosna’yı da etkilemektedir. Asiler kasabadaki Müslüman ve Hıristiyanları aynı derecede rahatsız etmektedir. Kasabaya dışardan gelenler bir karakol ve kulübe yaparlar. Sırp isyanı bastırılmasına rağmen bu topraklarda, devlet ciddi tedbirler almaktadır Bu yüzden, masum misafirler olan Yelisey ve Mile, karakol tarafından halkın gözü önünde öldürülür. Böylelikle halk sindirilmiş olmaktadır Drina köprüsü, bu cesetlerin atıldığı bir yer olmuştur. Kasabalı artık bu köprünün yanından dahi geçmek istememektedir.
XIX yüzyılın ortalarıdır Osmanlı, gitgide sınırlardan çekilmekte, siyasi dengeler değişmektedir. Bu değişikliklerle birlikte kasabada veba ve kolera salgını olur. Bununla birlikte, halk bu etrafına kapalı kasabada sessiz, sakin yaşamaktadır Bununla birlikte, kasabada bazı olağan dışı olaylar cereyan etmektedir. Olay, Velyi Lug’la Nezuka’nın hikâyesidir. Velyi Lug, kasabanın en önde gelen ailelerindendir, Avdaga Osmanagiç ise hatırı sayılır bir toptancıdır . Yeni evlenme çağına gelmiş bir kızı vardır Kızı Fato, güzelliğiyle ün salmış bir genç kızdır. Kasabadaki bütün gençler, kızın kibarlığından bahsetmektedir. Pek çok kişi evlenme teklif etmiş; fakat ret cevabı almıştır. Nezuka köyünde de Hamziç kardeşlerin evleri bulunmaktadır. Avdaga Osmanagiç, kızını Hamziçlerden biri ile evlendirmek isteyince Nezuka kendini Drina köprüsünden atarak intihar eder

Kara Corc isyanından sonra Sırbistan’da isyan çıkmıştır. Sınır boylarında Sırp ve Müslüman evleri yanmaya başlar. Osmanlılarla Sırplar arasındaki savaş bir süre yatışsa da içten içe bu alanlar kaynamaktadır. Avusturya ordusunun Bosna’ya gireceğine dair söylentiler baş gösterir. Bosna’yı padişahın hiç karşı koymadan bıraktığı söylentileri yayılmaya başlamıştır Yalnız, Plevlie müftüsü Avusturyalılara direneceğini söyleyerek Drina’ya gelir, amacı yardımcılar toplamaktır. Mütevelli Ali Hoca, bu isyana karşı çıkar. Kasabanın eskiden zengin, önde gelen ailelerinden birine mensup olan Ali Hoca, dürüst, bilgili, mantıklı bir insandır. Silahlı bir direnişin ancak halka zarar vereceğine inanmaktadır. Ona Plevlie müftüsü, “gavur, vatan haini” ithamlarında bulunur. Aralarındaki kavga gittikçe büyür Halkı galeyana getiren müftü, Ali Hoca’nın kulağından köprüye çivilenmesini sağlar, Ali Hoca hareket ettikçe canı yanmaktadır. Ancak Avusturya ordusunun kasabaya girmesiyle bir hasta bakıcı sayesinde kurtulur

Kasabaya Avusturya birlikleri hâkim olmuştur. Müslüman evlerinde umutsuzluk, Hristiyan evlerinde ise güvensizlik vardır. Kasabadaki din temsilcileri İbrahim Molla, Müderris Hüseyin Efendi, Rahip Nikola, Hahambaşı Davit Levi A-vusturya albayını karşılamak üzere çağrılmıştır. Dördü de çok korkmaktadır. Onları neyin beklediğini bilmemektedirler. Hepsi hoşgörü içinde yaşayan bu farklı din temsilcileri aynı zamanda birbirleriyle dosttur. Albay, kasabada düzenin korunması gerektiğini, aksi takdirde cezalandırılacaklarını söyler. Hepsi derin düşüncelere dalmış şekilde evlerine dönerler.

Birkaç gün sonra hayat eski seyrini alır. Fakat işgal altında yeni bir çağ başlamıştır. Kasabanın her yerinde askerden daha bol bir şey yoktur. Kasabanın görünüşü her geçen gün değişmektedir. Kuruş ve para ile hesaplar görülmeye başlanmıştır. Ağaçlar kesilmekte, yollar onarılmakta, yeni yollar yapılmakta, belediyeye ait binalar inşa edilmekte, mağazalar açılmaktadır. Taş Han ise yıktırılmış, yerine bir kışla yapılmıştır. Kasabada tek değişmeyen ve ayakta kalan şey “Drina Köprüsü “dür
Kasaba gece gündüz aydınlık, modern bir şehir görünümü almıştır. On iki yıl önce kasabaya gelen Milan, kasabadaki eğlencelerden faydalanan kişilerin en önde gelenidir. Milan, kumar oynayarak bir gecede tüm servetini kaybetmiş, buna dayanamayan Milan intihar eder. Cenazesinin Hristiyan mezarlığına gömülüp gömülmeyeceği sorun olur, Rahip Nikola’nın hoşgörüsü Hristiyan mezarlığına gömülmesini sağlar

Zorunlu askerlik uygulaması kasabadaki gençleri etkilemiş, işgal yıllarında işaretlenen evlerdeki gençler zorla askere alınmıştır. Önce dehşetle karşılanan bu olay zamanla kasabada olağan bir hadiseye dönmüştür.
19. yüzyılın sonlarında kasabada bir sükunet baş göstermiştir. Kasabada çeşitli imkânlar serilmiş, kasabadaki Sırplar ve Yahudiler giyimleri ve davranışları ile yabancılara benzemeye çalışmaktadır. Kasabaya yerleşen memurlar hayatı etkilemektedir. Halk farkında olmadan fazlaca vergi ödemektedir. Müteahhitler, mühendisler, işçiler gelmektedir. Kasabada para artmakta; fakat alım gücü azalmaktadır. Bir de kasabaya otel açılmıştır. Oteli açan Debore ve Mina’dır Lotika, oteldeki eğlenceleri yürütmektedir. Zengin ve hovarda gençler, bu otelin müdavimleri olmuştur. Lotika, oldukça popüler bir kişidir. Otelde patırtı çıkaran müşterilere gereken ceza verilmektedir. Bu arada Tekgöz isimli saf bir adam, kasabanın en güzel kızı Paşa’ya âşık olur. Paşa, zengin bir adamla evlenince dünya başına yıkılır. Drina’nın buz tutmuş yüzeyinde yürür fakat ölmez.

İşgal altında yirmi yıl geçmiştir, Avusturya-Macaristan Krallığında bazı olaylar yaşanmaktadır. Kraliçe Elizabeth bir İtalyan tarafından öldürülür. Bundan kasabada tek etkilenen kişi İtalyan Pietro Usta’dır. Kasabadaki halk bu suçsuz adama sırf İtalyan olduğu için katil damgası vurur. Kasabadaki demir yolu yapımı bitmiştir Ali Hoca, bu demir yolundan dolayı aşırı kaygı duymaktadır.
1908 yılıdır Fiyatlar yükselmiş, kâğıt para, hisse senetleri iniş çıkışlara başlamıştır. Sırbistan’da taht değişikliği baş göstermiştir. Kasabada askeri otorite etkisini gittikçe artırmaya başlar, demir yolunun yapılması kasabaya daha çok askerin gelmesine neden olmaktadır. Dünyadaki savaşlar bu kasabada da etkisini hissettirmektedir. Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması, Müslüman halkı derinden üzmektedir. Sırplar ise çok rahattır. Kasabanın gençleri, Viyana, Prag, Zagrep gibi üniversitelerde öğrenim görmeye başlamıştır. Kasabaya döndüklerinde direniş için toplanmaktadırlar. Kasabadaki otel de artık iyi işlememektedir.
1914′te, Drina köprüsü üzerindeki hikâyenin son yılı gelir Arkası kesilmeyen bombardıman yüzünden köprüden artık hiç kimse geçmemektedir. Köprünün etrafındaki mahalleler de bombardıman yüzünden boşalmıştır. Fakat Ali Hoca, bütün uyarılara rağmen dükkânını terk etmez. Evine dönerken Ali Hoca “Allah’ın Drina’yı terk ettiğini” düşünürken yolda can verir.